SELESTAT ALEVİ KŰLTŰR MERKEZİ
   CENTRE CULTUREL DES ALEVIS DE TURQUIE A SELESTAT

MENU

ALEVILIK INANCI









              KIZILBAŞ ALEVİ İNANÇ VE KÜLTÜRÜNDE OZANLARIMIZIN YERİ !

 

Halk şairi diye tabir edilen OZANLAR yüzyıllardır halkın dili olmuşlardır. Yaşadıkları toplumun duygu ve düşüncelerini dile getirerek, yol gösterici olan OZANLARIN tarihi, Eski Türk inanışlarındaki “ŞAMAN”a kadar uzanmaktadır.

Türklerin müslümanlığı kabul ederek Anadolu’ya yerleşmeleri yüzyıllar sürer. 14-15. yüzyıllarda rastladığımız “aşık” sözcüğü Türkçe “ışık”, Arapça “seven-gönül” anlamına gelir.

Araştırmacı Fuat Köprülü, Aşık ve Aşık Edebiyatını şöyle tarif eder; “Aşık, halk arasında umumiyetle saz şairlerine verilen bir isimdir. Yine halk arasında dolaşan bir çok menkıbeler maddi ve cismani, aşktan manevi ve ruhani, aşk derecesine yükseldiklerini, saz çalıp söylemeyi ve ilahi vasıtalarla yani; ya bir mürşidin, pirin yahut Hızır Peygamberin rüyada veya hakikatte tecellisi ile öğrendiklerini anlatır. Aşık Edebiyatı dediğimiz zaman sadece 16.-20. hatta 17 ile 20. asırlar esnasında Anadolu’da yetişen eserleri ve edebi ananeleri zamanımıza kadar devam edip gelen Saz Şairlerine mahsus şiir tarzını kastetmekteyiz.” demektedir.

Anadolu’da halk edebiyatı ve müziğinin önemli bölümünü teşkil eden Aşıklık geleneği, geçmişten günümüze kadar uzanan, kültür mirasının taşıyıcısı olmuş, birçok konuda insanlarını aydınlatmıştır.

Aşıklar, insanı, doğayı, aşkı, tasavvufu ve yaşamdan ölüme her şeyi anlatır. Bu yüzden, Halk Aşığı adını da almışlardır.

Bugünkü Aşık edebiyatında Alevi-Bektaşi etkisi ağırlıktadır. Aşıkların, Bektaşi ruh ve edasına sahip olmalarında etkili unsur, Bektaşi felsefesinin dayandığı hoşgörüden kaynaklanmaktadır. Türklerin müslüman olmasıyla toplumda başlayan ve güzel sanatları sınırlayan yaklaşımlar “sazı yasaklama, şeytan işi görme” Alevi-Bektaşi düşüncesiyle bir çıkış bulmuş ve burada kendisini var etmiştir.

OZANLAR “Uzun ince bir yol...”, çalışması; Eski Türklere kadar uzanan bir geleneğin, günümüze ulaşan örneğidir. Çoğunlukla arşivimizde bulunan, Alevi-Bektaşi Ozanların bir seçkisi niteliğindedir.

Geçmişten geleceğe bir köprü olan ozanlarımızın türküleri Aşık Veysel’in dediği gibi “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece” ile yeni nesillere aktarılmaktadır.

İnanç kültürümüzü gözü gibi koruyarak, kendilerinden sonra kuşaktan kuşağa aktararak yüzyılların karanlığından çağımıza kadar getiren onlardır.

Resmi olmayan tarihimizi şiirle yazan, yüreklerde açan acı çiçeklerini anlatan, inanç ve geleneklerimizi yoğurarak şekillendirip pişiren ozanlarımızdır. Ozanın eli hep halkın nabzındadır. Ozanın ustalığı tanrı vergisi değil, bol mücadele ve alın teri ister.

 

Pir sultan gibi dik durmazsan,

Nesimi gibi bedeninden örülü şalı giymezsen,

Kalender gibi dolu dizgin at sürmezsen,

Bedreddin’in dilinden konuşmazsan

Ozan olurmu?

 

Ozan inandığı davanın uzun soluklu neferi olması gerekir. Hangi çağda olursa olsun, zalim yöneticileri şiir ve deyişlerinde korkusuz eleştiren, halkın istemlerini halkın dili ile söyleyen ozanlardır. Alevi kızılbaş halk ozanları hep halkın arasında ve hep halkla dolaşmışlar. Ozan halkının eli ayağı gibidir. Halkının atan yüreğidir, konuşan dilidir, gören gözüdür, söylenecekse söyleyen sözüdür. Ozan ölümsüzdür, kendisinden önce ve sonradan gelenlerle gönül köprüsü kurandır. Onların şiir ve deyişleri çok derinden ve dipten gelen bir dalgaya benzer. Halk arasında yayıldığı yörelerde, kurumayan bir pınar gibidir.

Ozan su gibi olmalı,

Yüzünü yerde sürmeli,

İçtıkçe can vermeli,

Dağ yeli gibi hep esmeli.

Ozan alın teri olmalı.

 

 

 

Toplumsal barışın acıdan doğduğunu en iyi bilen ozandır. Uzun yürüyüşün yolcusudur. İsyan ve başkaldırı geleneğini, bütün yasaklara rağmen geçmişten günümüze kadar taşıyan onlardır. Ilgit ilgit esen seher yeli gibi, bütün engelleri aşıp sevda, aşk, umut yüklü şiirleri ile halkın arasında olmuşlardır.

Anadolu kızılbaş Alevileri ozanlarını anlatırken onlar her dönemde yaralı onurun sesi olarak susmamış, Anadolu’da Alevi inanç ve ibadetinin taşıyıcıları ve sözcüleridir. Onlar ikrar ve itikatle ekilen tohumların Anadolu’da boy verenleridir. 

 

 

 

 

 

 

 

- Anadolu Ozanlık Misyonu;
en yakın tarihi ile onbin yıllık bir kültürün üstüne
katlana gelmiş, Asya kültürü'nü oluşturmuş,
Asya kültürü içerisinde Anadolu harmanı'nı
mozaiklemiş bir kültürün adıdır.

- Ozan;
bulunduğu halkın tarihini, mevcut yaşamını
ve geleceğini ince, çok hassas bir mesuliyetle
Sazlı kültüre döken insandır.

- İşte ben böyle bir Halk'tan geldiğim için tükenmiyorum.
Kaynak olarak Halk'ımı gösteriyorum.

- Aşık Mahzuni Şerif -

 

 

 

 

 ULU OZANLARIMIZ...

 

KUL HİMMET (16. yüzyılın ikinci yarısı)

Kul Himmet, XVI. yy.ın ikinci yarısı ile XVII. yy.ın başında yaşayan bir Alevi-Bektaşi ozanıdır. Mezarı, doğduğu yer olan Tokat’ın Almus ilçesinin Görümlü(eski adı Varzıl) köyündedir.Köylüleri onu, Bektaşi tarikatının Erdebil Tekkesi’ne bağlı Safeviye koluna bağlar. İnancından dolayı çileli bir hayat geçirmiş, zindana atılmıştır. Ölümüyle ilgili kesin bilgiler olmamakla beraber, uzun süre kaçak yaşayıp köyünde vefat ettiği tahmin edilmektedir.

Kul Himmet’im mürit idim Dehman’a

Özüm ulaştırdım sahip-zaman

İradet getirdim Şah Tahmasb Han’a

Hüseynîyiz mevâlîyiz ne dersin

İki ayrı şiirinde:

Yeriş İmam Abbas cenab-ı âlim

Onlardan gayri kimim var benim

Deli gönül Şah Abbas’ı arzular

Her andıkça azalarım sızılar

Kul Himmet; Tokat’a bağlı Almus ilçesinin bugünkü adı Görümlü Kasabası olan Varsıl Köyü’ndendir. 16. yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır. Kul Himmet bütün nefeslerinde Hz.Ali, 12 İmamlar ve Hacı Bektaş Veli’yi büyük bir içtenlikle anlatır.

Kul Himmet’in nefesleri de diğer ulu ozanların nefesleri gibi her Alevi ceminin vazgeçilmez nefesleri arasındadır.

İyi bir tekke ve tarikat eğitimi gören Kul Himmet’in, Pir Sultan Abdal’a bağlı olduğu, onun çevresinde yetiştiği, müridi olup O’nu izlediği şiirlerinde açıkça ortaya çıkar.

Halk ozanlarında Alevi Bektaşi olmayanlar bile onun etkisinde kalmış, ona yakınlık göstermiştir.

Kul Himmet; tarikat ışığında beliren insan sevgisini Hacı Bektaş Veli üzerinde yoğunlaştırarak nesnel duruma getirmiş, tanrı kavramını bir varlık olan insanla özdeşleştirmiştir.

Şu benim sevdiğim Muhammed Ali

Kumru dost dost deyü öten Ali’dir

Sakınan çağıran mahrum mu kalır

Şu sefiller carına yeten Ali’dir

 

Ali’m tutdu Zülfikâr’ın sapını

Döndürdi kâfirin dine hepini

Mağribde attı kudret topunu

Maşrıkta uzatıp tutan Ali’dir

 

Muhammed mi’raca gidecek oldu

Ali Muhammed’i gönderi geldi

Doksan bin kelâmı o demde sordu

Soran Muhammed dinleyen Ali’dir

 

Aşıka dilden halife kılandan

Bülbül ayrılır mı gonca gülünden

Dad be dad çağırdı devin elinden

Kesikbaş carına yeten Ali’dir

 

Ecel kayıp nasib kayıp er kayıp

Ya Ali sırrına ermedim deyip

Kul Himmet ortaya bir nişan koyup

Bir olup birliğe yeten Ali’dir.

 

 

 

 

 

PİR SULTAN ABDAL (16. yüzyıl)

 

 

Pir Sultan Abdal, Alevi toplumunun bagrindan cikan en büyük halk ozanlarindan biridir.Yasami boyunca haksizliklara karsi mücadele etmis, hatta asilacagini bile bile bu tutumundan vazgecmemistir. Siirleri ve direnisci tutumuyla nice kusaklara örnek olmustur. Pir Sultan’in siirleri ve deyisleri hala dilden dile ve agizdan agiza dolasiyor. Bu büyük insanin hayatina bakmakta yarar var.

 

Pir Sultan Abdal’in 1510/14 -1589/90 yillar arasinda yasadigi tahmin ediliyor. Öz adi Haydar olmasina karsi siirlerinde Pir Sultan mahlasini kullanir. Kendisi Sivas’in Yildizeli ilcesinin Circir bucagina bagli Banaz köyünde dünyaya gelmistir. Yirmi yasina bastiginda Seyit Ali Sultan Dede’nin dergahina baglanir ve ikrarini verir. Tam bes yil gece-gündüz demeyip, o dostluk ve muhabbet kapisina eli erdigince, gücü yettigince katkida bulunur. Odun tasir, su getirir, hasat kaldirir, konuklar agirlar, ac doyurur, harama el sürmez ve dergaha bir tek haram lokma getirmez. Eline, diline, beline sahip olmak; onun da diger canlar gibi hic aklindan cikarmadigi bir temel ilke olur. Haydar, dergaha ve dolasiyla halka hizmeti, Hakk’a hizmet sayar. Makamlari adim adim alir ve sonunda „Pir" makamina erisir. Pir Sultan Abdal Seyit Ali Sultan Dede’den dedelik hirkasini ve Pirlik nisanini aldiktan sonra canlari tek tek dolasir ve dertlerini dinler. O günlerde, Andadolu’da kötülük kol geziyor, zalim esen rüzgar ölüm türküleri söylüyordu.

 

 Vahsi padisahlar,rüsvetci kadilar, yobaz müftüler, zalim pasalar ve niceleri halkin alin terine bakmadan insanlarin hayatini ceheneme dönüstürüyorlardi. Özellikle Alevi toplumunu kafirlikle, imansizlikla ve zindiklikla sucluyorlardi.  gerek Selcuklu, gerekse Osmanli döneminde irili ufakli pek cok ayaklanma girisimi olmus, fakat hepsi basarisizlikla sonuclanmisti.Pir Sultan Abdal, zalimlere, ezenlere karsi siirlerini bir silah olarak kullandi, ömrünün sonuna dek türkülerini hem de yüksek sesle söylemekten kacinmadi. Anadolu Alevilerinin zulme karsi baskaldirmalarina önderlik eden Pir Sultan, Hizir Pasa tarafindan asilmistir. Yine söylentilere göre Pir Sultan Abdal’in Seyyid Ali, Pir Muhammed ve Er Gayib adli üc oglu ile Sinem adli bir de kizi vardi.

 

Pir Sultan Abdal adi, bugün bile isbirlikci, yobaz, gerici kesimlere korku vermektedir. Öyle ki, türkülerine ve hatta heykeline bile tahammül edemeyenlere, hem de sikca rastlanmaktadir. Haksizliga karsi mücadelenin bir simgesi haline gelen bu büyük ozani Alevilerin sembolü olarak saygila aniyoruz.

 

Şiirlerinden ise Safevi Devleti hükümdarı Şah İsmail’in oğlu olan Şah Tahmasb zamanında yaşadığı anlaşılır.

Pir Sultan Abdal, döneminin toplumsal sorunlarına eğilmiş, bunları kendisine konu edinmiş, çıkış yolları aramış, yer yer şiirini sanatını da bu uğurda aracı yapmış bir ozandır. Bu nedenle halkla, halkın sorunlarıyla özdeşleşmiş ve bütünleşmiştir.

Pir Sultan Abdal, Osmanlı zulmüne karşı Anadolu halkının sıkılmış yumruğudur. Haksız gidişe “dur” diyen bir haykırıştır.

 

Bizden selam söylen Kul Himmet kardaşa

Vücudun şehrini gezsin de gelsin

Yedi kat yer ile yedi kat göğün

Onun mânasını versin de gelsin

 

Benim aradığım Hazret-i Ali

Altından dökülmüş Düldül’ün nalı

Kırk arşın kuyudan kim çıkarmış yolu

Yolun tedarikin sürsün de gelsin

 

Dervişlik dediğin kolay bir iştir

Ali’nin gördüğü mübarek düştür

Canı yok cismi yok bu nasıl kuştur

Bu kuşun dilinden bilden de gelsin

 

Dervişlik dediğin arıtır sözü

Araya mı gitti garibin sözü

Demirin üstünde karınca izi

Karanlık gecede görsün de gelsin

 

Pir Sultan Abdal’ım özümüz darda

Seni sakınırım ağyâr nazarda

Çıkmadık can kazılmadık mezarda

Cenaze namazın kılsın da gelsin.

 

 

VİRANİ (16.yüzyıl)

 

Doğum ve ölüm tarihi belli olmayan Virani’nin; 16. yüzyılda Eğriboz adasında doğduğu söylenir. Hurufiliği benimsemiş bir Bektaşi ozanı olan Virani; bir süre Necef’te Hz.Ali’nin türbesinde türbedarlık hizmeti vermiştir.

Bazı araştırmacılar, yazılarında Virani’nin aruz vezni ile 300’e yakın şiir söylediğini ve koca bir divan oluşturduğunu bildirerek Ozan’ın az çok öğrenim görmüş olduğunu belirtirler.

Virani’ye göre, evrende ve bütün nesnel varlıklarda görünen Hz. Ali’dir.

Virani, 16. yy.'ın sonu ile 17. yy .başlarında yaşayan güçlü bir ozandır.

Bektaşiliğin ikinci piri Balım Sultan'dan el almıştır. Bir süre Necef-i Eşref de Hz. Ali Türbesi'nde türbedarlık, babalık yapmıştır, (1587-1618) yıllarında İran'da saltanat süren Şah Abbas'la görüşmüştür. Anadolu'nun bir çok yerlerini ve daha sonra da, Bulgaristan'da Deliorman ve Debruca'yı dolaşmıştır. Neceften dönüşünde, Deliorman yöresinde bulunan Demir Baba tekkesini ziyaret etmiş ve ondan bilgilenmiştir. Demir Baba, soy zinciri itibariyle Peygamber'e ulaşır.

Demir Baba Velayetnamesi'nde, Virani'nin Demir Baba ile görüşmesi şöyle anlatılır: Demir Baba'ya, Arap ve Açem dillerini bilen bir kimse geldiği ve müridleriyle Rumeli'ye geçtiği ve bu kişinin adının da Viranı olarak söylendiği bildirilir. Ancak gaflet içinde olduğu ve "Kutupluk'' davası güttüğü de ilave edilir. Demir Baba manevi yönden kendisinin daha üstün olduğunu göstermek ister. Demir Baba, o tarihlerde yüz yirmi yaşına ulaşmış ulu bir ihtiyardır.

Virani, onun batın kılıcıyla yenilir, yere geçer. Huzurunda divan durup, niyaz eder. Demir Baba'dan icazet ister. Ancak, önce Virani'ye nasihatler verir ''kişi böyle sevdalarda olmasa gerek. Kur'an'a uy Sure-i Fatiha'da ne kadar harf olduğunu bilir misin? Onlardan geçmeyen veli olmaz. Bu kadar suhufla (hartle) dört kitabı yutsa bile. Kapıdan girmeyen, içeride ne olduğunu bilmez. Bilen aşık da, dava kılmaz. Kimse kusuruna kalmaz,..'' Bu nasihatten sonra Demir Baba, Virani'ye icazet verir.

Virani, oradan Otman Baba Sultan'ı ziyaret etmek için yola çıkar. Sabahleyin Karlıova'da Hafız Zade Türbesi'ne gelir. Ancak Virani rahatsızlanır ve öğleden sonra orada hakka yürür. Avlu kapısı önüne gömülür.

Demir Baba Velayetnamesi'nde de söz edildiği üzere, Virani, Arapça, Farsça bilen güçlü bir şairdir. "Virani Baba Divanı'' ile ''Virani Baba Risalesi''adlı basılmış eserleri günümüze kadar gelmiştir, Özellikle Hz. Ali'yi öven, On iki İmam'ı dile getiren coşkulu methiyeleri vardır.

 

Gel Dilber Ağlatma Beni

 

Gel Dilber Ağlatma Beni Şah-I Merdan Aşkına

Dü Cihanın Ranimasi Şii Yezdan Aşkına

Şahım Hasan Pir Hüseyin Kerbela Meydan İçin

Lütfedip Bağışla Cürmüm Ali Süphan Aşkına

 

İmam Zeynel Abidin'in Abina Umdumusa

Arayıp Özünde Bakiri Buldunusa

Ceddin Evlad-I Muhammet Cafer'i Bildin İse

Rahme Gel Ol Şah-I Merdan Ali Ümran Aşkına

 

Seyit Musa'yı Kazım'dır Ehl-İ Beytin Serveri

Cani Aşkı Nuş Edenler Müpteladır Ekseri

Sahi Şehidi Horasan İmam Rıza'dan Beri

Müptelayı Merhamet Kıl Kalb-İ Viran Aşkına

 

Şah Naki-vü ba Naki'nin bağladık bel rahına

Sadıkane ver salavat Ehl-ibeyt ervahına

Mail olma yok vefası şu cihanın hublarına

Gel mürüvvet eyle ey dil ehl-i irfan aşkına

 

Ey Virani Çıkma Yoldan Doğru Raha Gel Beri

Muhabbet Şevkat Senindir Ey Hasan-Ül Askeri

Evliyalar Serfirazi Haci Bektaş-ı Veli

Sen Ganisin Ver Muradı Devri Mihtan Aşkına

 

 

 

 

YEMİNİ (15. yüzyıl sonu-16 yüzyıl başı)

Yemini 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın ilk yarısında Tuna Irmağı yörelerinde yaşadı. Çeşitli kaynaklar tarafından asıl adının Ali olduğunu, Akyazılı İbrahim Dede zaviyesinde hizmet ettiğini ve “Yemini” mahlasını kullandığını yazar. Demir Baba Velayetnamesi’nde adı “Hafız Kelam Yemini” olarak geçer. Bundan da Kuran’ı ezbere okuduğu anlaşılır.  

Hz. Ali’nin mitolojik yaşamını konu edinen Faziletname adlı kitabı 7300 beyitten oluşmaktadır. Kitap bir erdem kitabıdır. Bu kitap, Hz. Ali’nin yaşamının, Ehlibeyt ve Ali sevgisinin yoğun işlendiği temel eserlerinden biridir. Bu eseri Kitab-ı Erdem (iyi ahlak kitabı) olarak niteleyenler kitaptaki doğruluğu, dürüstlüğü, alçak gönüllülüğü yaşam biçimi ve inanç biçimi haline getirmesinden dolayı Yemini’ye daha bir saygı duyarlar.

Adı Fazıl oğlu Mehmet Yemini olarak bilinirse de, gerçek kişiliği, doğum - ölüm tarihleri, eserleri, asıl adı hakkında yeterli bilgi ve belgeler yok. Ancak Alevi - Bektaşi geleneğinde ''Yedi Ulular'' olarak bilinen Fuzuli - Hatayi - Virani - Pir Sultan - Nesimi - Kul Himmet gibi saygın şairler arasında yer alan Y emini, Onaltıncı yüzyılda yaşamış, ancak yaşamı konusunda güvenilir nitelikte hiç bir bilgi bulunmamaktadır .Bektaşi ozanı. Örnrü, Tuna ırmağı yörelerinde geçmiş. Betova'da büyük bir dergahı olan, Bektaşi azizelerinden Akyazılı Sultanın ardalarındandır. Teskireler, bu şairden hiç söz etmez. Ancak Demir Baba velayet namesinde adı: ''Hafız Kelam Yemini'' olarak geçer ki, bundan Kur'an-ı Kerim'i ezbere okuduğu anlaşılmaktadır. Şiirlerinde koyu Alevi-Bektaşi inancını işler. On iki imama gönülden bağlılığını dile getirir.

Şiirleri özellikle Alevi -Bektaşi toplumu içinde çok yaygın olan Yemini'nin kesin olarak doğum ve ölüm tarihleri bilinmemekle beraber, eserlerinden ve dolaylı bilgilerden 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı sanılmaktadır. Yaşantısı hakkında o çağlarda yazılmış teskirelerde yeterli bilgi verilmemektedir. Asıl adının Ali olduğu, Akyazılı İbrahim Dede zaviyesinde hizmet ettiği ve ''Yemini'' mahlasını burada iken yazdığı şiirlerinde kullandığı söylenir. Yemini'nin şiirleri genellikle hece ölçüsü ile yazılmış 01makla beraber, bazı şiirlerinde aruz ölçüsünü de hatasız ve ustaca kullandığı görülür. Şiirlerinin toplu olarak bulunduğu bir divanı şimdiye değin ele geçmemiştir.

1519'da yazdığı ''Faziletname'' (Erdem kitabı) adındaki 7300 beyitten oluşan manzum bir eseri bulunmaktadır. Bu Hz. Muhammed ile Hz. Ali'nin erdemlerinden kerametlerinden, cenklerinden methiye olarak bahseden, Alevilerce kutsal sayılan bir kitaptır . Mesnevi tarzında yazılmıştır. Yeni yazıyla Emek Basımevi tarafından basılmıştır. Fakat bu baskıda bir çok imla hataları bulunmaktadır. Bu şiirlerin bir bölümünde hurufi temaları işlenmiştir. Yemini, Alevi ve Hurufi inancına bağlı bir ozandır. İnsan - Tanrı birliğinin harflerle açıklanabileceğine inanır. Şiirleri Bektaşilik ile ilgili yazma dergilerde dağınık halde bulunmakta olup, bazı şiirleri gazel tarzında yazılmıştır.

Lam eliften arşa pervaz eyledim

Kaf u nun'dan başıma taç eyledim

Kuvvet u savt ü kelam nutku ruh

Cümlesini hüsne muhtaç eyledim

 

Nüh felek burcunda kurdum hameyi

La mekan yurdunu taraç eyledim

Suret -ı şabin katat görmek için

Perde püşi ne miraç eyledim

 

Beyt-i mamur içre mesken tutalı

Ey Yemin'i günde bir hac eyledim

Ne cazudur ne dev aslıdır bir er

Keramet ehlidir bilin ol server

 

İbrahim Halil'in neslindedir o

Muhammed Mustafa aslındandır o

 

Ali'nin yücelik çok erliği var

Dahi onun onca çok dirliği var

Hep ona göredir kalan kemali

Bin mürivettedir onun cemali

 

Onun lütfü cömertliği şerh olmaz

Muhammed'in dini asla tarh olmaz..

 

(Yemi'nin Hz.Ali'nin Faziletleri Kitabındna Alınmıştır)

 

 

 

FUZULİ (1504 – 1556 )

 

Gerçek adı Mehmed B. Süleyman’dır. Kerbelâ’da doğdu, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556′da Kerbelâ’da öldü. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. Şiirde “Fuzûlî” adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan’ının girişinde açıklar. Ama “işe yaramayan”, “gereksiz” gibi anlamlara gelen “fuzûlî” sözcüğünün başka bir anlamı da “erdem”dir. Onun bu iki kaşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır.

Fuzûlî’nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan “gizli bilimler”le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır. İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati’yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür.

İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. On iki İmam’a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaşamını Kebelâ’da, Şiiler’ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat’ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Ali’ye bağlılığı, Ali’nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber’den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber’in yakınlarından (sahabe) üstündür. Bu konudaki inancını Hadîkatü’s-Süedâ (”Mutluların Bahçesi”) adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat’ı ele geçiren İsmail Safevi’ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir. Fuzûlî’nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat’ta bulunan On İki İmam’la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan’ındaki “Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli” (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat’ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Süleyman’a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır.

Fuzûlî’nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. “Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir” anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle “evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur” yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun’dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir. Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir. Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk’tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı’dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı’nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan “Tanrı özü’nden dışa taşmasıdır (sudûr); “Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ” (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden ver olmuştur).

 Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever

Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever

 

Her kimün âlemde mıkdârıncadur tab'ınde meyl

Men leb-i cânânumu Hızr Ab-ı Hayvânın sever

 

Başa dem düştükçe taksîr eylemez eyler meded

Ol sebebden muttasıl çeşmüm ciger kanın sever

 

Müşg-i Çîn âvâre olmuşdur vatandan men kimi

Hansı şÃ»hun bilmezem zülf-i perîşânın sever

 

Şu ki ser-gerdân gezer başında vardur ki hevâ

Gâlibâ bir gül-ruhun serv-i hırâmânın sever

 

Akıbet rusvâ olub mey-tek düşer il ağzına

Kim ki bir ser-mest sâkî lâ'l-i handânın sever

 

N'olacakdur terk-i ışk etme Fuzûlî vehm edüb

Gâyeti derler ola bir bende sultânın sever

 

                                                 Fuzuli

 

ŞAH HATAYİ (Şah İsmail) (1487 – 1524)

 

Yedi Ulu’lardan Şah Hatayi; 1487 yılında İran-Erdebil’de doğdu. Anadolu’daki Alevi cemlerinde nefesleri en sık yer alan ululardandır. Babası Şeyh Haydar, anası Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Halime Begüm Sultan’dır.

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’le 19 Mart 1514’de yaptığı Çaldıran’daki savaşı kaybetti. Bu onun için sonun başlangıcı oldu. 1524’de 37 yaşında iken Azerbaycan’da Hakk’a yürüdü. Cenazesi Erdebil’e Götürülerek, dedesi Şeyh Safiyüddi’nin türbesi yanında toprağa verildi.

Şah Hatayi çok iyi bir eğitim almıştır. Hz. Ali ve Hacı Bektaş Veli üstüne pek çok içtenlikli nefesler yazmıştır.

İran'da Safevi soyundan gelen bir Türk. Erdebil'de doğdu. Ana tarafından Uzun Hasan'ın torunu Bilki Aka'nın oğludur. Babası Haydar'ın ölümünden (1488) sonra dayısı tarafından iki kardeşiyle birlikte düşmanlarından kaçırılarak Şiraz'a gönderildi. Şiraz valisinin, üç kardeşi bir süre hapsettiği söylenir. Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakup'un ölümü üzerine oğlu Rüstem saltanat mücadelesinde onlardan yararlanmak amacıyla üç kardeşi hapisten kurtarır, Şah İsmail'in ağabeyi Sultan Ali, katıldığı iki savaşı da kazanarak Tebriz'e döndüğünde parlak bir törenle karşılanır. Ama üç kardeşin halk üzerinde manevi etkisi, Sultan Ali'nin kazandığı zaferler Rüstem Bey'i korkutur, onları ortadan kaldırmanın yollarını ararken durumu sezen Sultan Ali kardeşleriyle birlikte Erdebil'e kaçar. Sultan Ali yolda kendilerini izleyen Rüstem Bey'in askerleri tarafından öldürülür. Ama iki kardeşini yedi müridiyle Erdebil'e göndermeyi başarır. Şah İsmail ve kardeşi İbrahim burada müritlerince korunur. Sürekli izlendikleri için bir süre sonra Bağru dağına, oradan da Gilan, Gaskar, Reşt ve Lahican'a kaçırılırlar. Lahican'da Kar Kaya'nın evinde saklanan Şah İsmail ilk öğrenimini özel bir öğretmenden gördü. Babasının müritleri dört bir yandan onu görmeye geliyorlardı. Yakalanamadığını gören Rüstem Bey, Lacihan üzerine yürümeye hazırlanırken öldürülünce (1497), Şah İsmail harekete geçer. Müritlerini toplayıp Hazer kıyılarındaki Aravan'a (1500), oradan Erdebil'e gelir. Kendisine katılan Türk oymaklarıyla birlikte yeterince kuvvet topladığını görünce ilk olarak babasının ve Şiilere yapılan eziyetlerin öcünü alma yolunu tutar. Tebriz'e gelip taç giydiğinde (1502), babasının öcünü almış, Baku'yü zaptetmiş, Nehcivan'da Elvend Bey'i yenmiştir.

 

Şah İsmail'in bundan sonraki yaşamı Şiiliği yaymak, Safevi devletinin sınırlarını genişletmek için yaptığı savaşlarda geçer. Devletin sınırları genişleyip Şiilik Anadolu'ya doğru hızla yayılınca Osmanlı'larla çatışır. Sonunda Çaldıran'da Yavuz'a yenilir (1514) ve kaçar. Bu yenilgiden sonra Tebriz'e döndüyse de eski gücünü yitirdiği gibi uğradığı ruhsal çöküntüyle de kendisini şaraba verir. Oğlu Tahmasb'ı yerine atabey olarak bırakır, her yılını ayrı bir kentte geçirerek yaşamını tamamlar. Azerbaycan'da iken ölür. Cenazesi Erdebil'e götürülür.

 

 

Muhammed Ali'nin Aldım Elini

Hak Deyip Tuttuğum Elden Ayrılmam

On İki İmamın Tuttum Yolunu

Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

 

Mürşidin Nefesi Hak Nefesidir

Mürşid Sözün Tutmayanlar Asidir

Mürşidin Rızası Hak Rızasıdır

Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

 

Mürşidin Gittiği Veli Yoludur

Gitme Dediğine Gitmemelidir

Zahir Batın Muhammed Ve Ali'dir

Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

 

Hak Erenler Bir Araya Derilse

Cümle Aşıklara Nasip Verilse

Aşikare Hak Gözüyle Görülse

Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

 

Şah Hatayi'm Hak Bil Tuttuğum Eli

Zahirde Batında Hak Gördü Seni

Gerçek Erenlerden Aldım Haberi

Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam.

 

 

 

SEYYİD NESİMİ (1369 – 1417)

 

Bağdat’ın Nesim Kasabası’nda yetişmiş, Diyarbakır bölgesine yerleşen Türkmenlerdendir. Halep’te Hallac-ı Mansur’un düşüncelerinin iz sürücüsü olduğu için kafir sayılıp derisi yüzülerek öldürülmüştür.

Nesimi, Hurufi’dir. Fazlullah Hurifi’ nin görüşlerini benimsemiştir. Varlık birliği görüşünü savunan, kişi ile tanrı arasında bir nitelik yükleyen inanç arasında bağlantı kurar. Tanrının yetkin (Kamil) insanda görüldüğü tasavvufi görüşünü benimser.

Başlıca eserleri Türkçe ve Farsça divanlardır. Azeri asıllı Türkmenlerdendir. Katledilme sırasında rivayete göre derisi eline verilip giderken, Halep’in 12 kapısından aynı anda çıktığı görülmüştür. Yolda birisine

“Gerçek Kabe’nin yolcusuyuz.” Elinde yüzülmüş derisini göstererek “?hramımız budur” dediği beyti meşhurdur.

Alevi-Bektaşi kültürünün yedi ulu ozanından birisi olarak bilinir. XIV. yüzyılın sonları ile XV. yüzyılın başlarında yaşamış bir Anadolu Türk ozanıdır. Seyyit Nesimi’nin yaşamıyla ilgili birçok kaynak vardır. Bu kaynaklar Nesimi’yi çeşitli yerlerde göstermektedirler. Latifi Tezkiresi onu “Bağdat’ta Nesim nahivesi’nde tevellüt etmiştir.”1 diye vermektedir. Yine bir başka kaynak ise ‘Irak halkındandır” demektedir. Tebrizlidir, Diyarbakırlıdır, Nusaybinlidir gibi notlar bulunmaktadır. Bu nedenle Nesimi’nin nerede doğduğu kesin olmadığı gibi, doğum tarihi konusunda da bir kayıt yoktur.

Seyyit Nesimi şiirlerini Türkçe ile yazmış, Türkçe konuşmuştur. Bir yerde fazla kalamamış, sürekli dolaşmıştır. Anadolu’da başka yerleri gezerek mensup olduğu tekkenin fikirlerini ve eylemlerini yaymıştır. Gittiği her bölgede kendine özgü şiirlerini söylemiş, ora insanıyla kaynaşmış, onlardan ayrı birisi olmadığını da göstermiştir.

Seyyit Nesimi için gittiği her yerde, her mekânda kendisi için birçok şeyler söylenmiştir ki, sanki Nesimi o dönemde onlarla birlikte yaşamıştır. Örneğin Hacı Bektaş Velayetnamesi’nde de adından söz edilen Seyyit Mahmut Hayrani ile de ilişki kurduğu, ardından Sultan Sücattnin tekkesinde de bulunduğu, onlarla birlikte çeşitli kerametleri verilmektedir. Sultan Şucaeddin Veli Velayetnamesi’nde Seyit Nesimi adı da böylece geçmektedir. Tebrizli, İranlı, Bağdatlı, Azerbaycanlı gibi yakıştırmalar hep Nesimi’nin gezginciliğinden ileri gelmektedir. Nesimi ile ilgili bilinen en çok bilgi ise onun Aleviliğin bir kolu olan Hurufilik koluna mensup olduğudur.

0 toplumunun hem gözü hem kulağı, sesi olmuştur. Yunus Emre gibi tekkeler arası ilişkileri de yürütmekten gezmekten hoşlanmış, bunu yaşamının bir parçası sayarak içtenlikle yapmıştır. “Eski kaynaklar Nesimi içiıı şunları söylemektedirler: Nesimi nesbi doğru olan yüksek dereceli Seyyitlerdendir. iyi tahsil görmüş ve zamanın medreselerinde okutulan bilimleri öğrenmiştir. Tarikat ve meşayih yani şeyhlerinin gizemlerine iyi aşinalzğı vardır.”2 derken, Latifi Teskeresi’nde ‘Garip ve acaip bir as, ama, kamil, arif ve nukteden biri, erdemli bir kişidir diye tanımlamaktadır.

Nesimi Fazullah Hurufi’nin halifesi olduktan sonra, onun fikirleri ışığında büyük ve uzun geziler yapmış, Hurufilik düşüncelerini yaymağa çalışmıştır. Hurufilik kural dışı kuran yorumu, şeriat ilkelerine açıkça karşı çıkan, kelimelere dayanan bir gizemciliği ifade etmektedir.

Hurufilik düşüncesinin gelişimine kısaca bir göz atmak, bu düşüncenin Nesimiyi nasıl etkilediğini daha açıkça görmemizi sağlayacaktır. Hurufilik düşüncesi ilk kez Fazlullah Hurufi tarafından ortaya atılmış, teoriyi geliştiren, toplumsallaştıran Fazlullah’ın öğrencileri bu teoriden dolayı Hurufilik adını koymuşlardır. Hurufilik konusunda bazı görüşler şöyledir: “Müslümanlığın inanç, ibadet ve melatını tevil ederek ve İslami esaslara aykırı olarak kurulmuş uydurma bir din.”3 Türk Ansiklopedisi Hurufiliği bir din olarak kabul etmektedir. Ancak, Hurufiliğin mezhep ve tarikat hiç olamayacağını da üstüne basarak söylemektedir.” Hele mezhep hiç diyemeyiz, çünkü mezhep bir dinin esas inançlarına bağlı kalmak şartıyla demektir. Yine önemli bir boşluğu doldurmuş olan cumhuriyet döneminde yayımlanmış önemli Ansiklopedilerden birisi olan İslam Ansiklopedisi bu konuda şu bilgileri vermektedir “Hurufilik, ya da Hurufiya, Esterabed’lı Fazl Allah tarafından 1398 senesinde Horasan’ın Esterabad kasabasında kurulmuş bir tarikattır. Fazl Allah o sene kendisini Allah’ın ve kainatın künh ve haki katı kendi zatında tecelli eden bir peygamber olarak ilan etmiştir. Bu zata göre, İslam tasavvufunun umumiyetle belirttiği gibi, Allah’ın asıl mahiyeti bir gizli hazine olup, ilk tezahür ve tecellisi kelam şeklinde görülen ilk illetten ibarettir.

 

BENDE SIĞAR İKİ CİHAN

 

Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam

Cevher-i lâmekân benim kevn ü mekâna sığmazam

 

Kevn ü mekândır âyetim zâta gider bidâyetim

Sen bu nişân ile beni bil ki nişâne sığmazam

 

Kimse gümân ü zann ile olmadı Hakk ile biliş

Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümâna sığmazam

 

Sûrete bak vü ma'nîyi sûret içinde tanı kim

Cism ile cân benim velî cism ile câna sığmazam

 

Hem sadefim hem inciyim haşr ü sırât

Bunca kumâş ü raht ile ben bu dükâna sığmazam

 

Genc-i nihân benim ben uş ayn-ı ayân benim ben uş

Gevher-i kân benim ben uş bahr ile kâna sığmazam

 

Arş ile ferş ü kâf ü nûn bende bulundu cümle çün

Kes sözünü uzatma kim şerh u beyâna sığmazam

 

Gerçi muhît-i a'zâmım adım âdem durur âdemim

Dâr ile kün fekân benim ben mu mekâna sığmazam

 

Cân ile hem cihân benim dehr ile hem zamân benim

Gör bu latifeyi ki ben dehr ü zamâna sığmazam

 

Encüm ile felek benim vahy ile melek benim

Çek dilini vü epsem ol ben bu lisâna sığmazam

 

Zerre benim güneş benim çâr ile penc ü şeş benim

Sûreti gör beyân ile çünkü beyâna sığmazam

 

Zât ileyim sıfât ile Kadr ileyim Berât ile

Gül-şekerim nebât ile piste-dehâna sığmazam

 

Şehd ile hem şeker hem şems benim kamer benim

Rûh-ı revân bağışlarım rûh-ı revâna sığmazam

 

Tîr benim kemân benim pîr benim civân benim

Devlet-i câvidan benim îne vü âna sığmazam

 

Yer ü gökü düzen benim geri dönüp bozan benim

Cümle yazı yazan benim ben bu dîvâna sığmazam

 

Nâra yanan şecer benim çarha çıkar hacer benim

Gör bu odun zebânesin ben bu zebâne sığmazam

 

Gerçi bugün Nesîmîyim Hâşîmîyim Kureyşîyim

Bundan uludur âyetim âyet ü şâna sığmazam

 

http://www.mahzuniserif.com/resimler1/asik.veysel.jpg   AŞIK  VEYSEL 

DOĞUMU : 1894 de Sivas'a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş.

Veysel' in yedi yaşına vardığı yıl bir çiçek hastalığı salgını olmuş Sivas'ta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol gözünde, çiçeğin beyi çıkmış kendi deyimiyle...
Göz akıp gitmiş.

Uğursuzluk Veysel' i bırakmaz. Bir gün inek sağarken babasının yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; yakında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. Ve böylece Veysel yaşamını karanlıklar içinde geçirmeye
mahkum olmuş.

Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas'ın köyleri saz şairleriyle dolu. Baba oğul ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veysel ilgiyle dinlermiş çalıp söylediklerini. Babası, oğlunun ilgisini görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı olan Çamsih'li Ali Ağa'dan almış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş Veysel. Ünlü Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman.

Kendi deyislerini söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda şairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veysel'i. Onun ışık tutuculuğuyla Veysel'in şiirleri aydınlığa kavuşmuş.

Yetmiş yılını karanlık bir dünyada geçirdikten sonra 21 Mart 1973 de yaşama vedaetti.

 

 


BENİ HOR GÖRME GARDAŞIM

Beni Hor Görme Gardaşım
Sen Altındın Ben Tunç muyum
Aynı Vardan Var Olmuşuz
Sen Gümüşsün Ben Saç mıyım

Ne Var İse Sende Bende
Aynı Varlık Her Bedende
Yarın Mezara Girende
Sen Toksun Da Be Aç mıyım

Kimi Molla Kimi Derviş
Allah Bize Neler Vermiş
Kimi Arı Çiçek Dermiş
Sen Balsın da Ben Cec miyim

Topraktandır Cümle Beden
Nefsini Öldür Ölmeden
Böyle Emretmiş Yaradan
Sen Kalemsin Ben Uç muyum

Tabiata Veysel Aşık
Topraktan Olduk Gardaşık
Aynı Yolcuyuz Yoldaşık
Sen Yolcusun Ben Bac mıyım

                                                Aşık Veysel

 

 

 

 

   AŞIK MAHZUNİ ŞERİF

Mahzuni Şerif'in büyük dedesi Seyyid Mehmet'in türbesinin bulunduğu Hasan Köyü, 1800'lü yılların ortasın da sünniliği seçmiştir. Seyyid Mehmed'in ölümünden sonra aile iki kola ayrılmış; bir kol, o dönemde Elbistan'a bağlı olan Berçenek'e yerleşerek Alevi inancını sürdürmüş, diğer kol ise Hasanköy'de kalarak Sünni inancı benimsemiştir.

 Kahramanmaraş'ın Berçenek Köyü'nde dünyaya geldi. 1955 yılında, sonradan Ankara'ya nakledilen Mersin Astsubay Okulu'na kaydoldu. 1960'ta eşi Suna'yı kaçırdı ve 6 ay köyünde kaldı. Bu sırada okulu Balıkesir'e nakledildi. Okul komutanının çabası ile yeniden okula dönen Aşık Mahzuni, 6 ay devamsızlık yaptığına ilişkin bir ihbar üzerine okuldan atılınca yeniden köyüne döndü. 1964 yılında ilk plağı ile müzik piyasasına girdi.

Bir süre Gaziantep'te ikamet ettikten sonra Ankara'ya taşındı. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Derneği Genel Başkanlığı'ni yürüten Aşık Mahzuni Şerif,  Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Merkez Disiplin Kurulu Başkanlığı,  Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği ve Ozan-Der Onur Kurulu Başkanlığı'nı da yaptı.

2001'in başlarında rahatsızlanarak, kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle, JFK Hospital'da yoğun bakım altına alındı. Mayıs ayında taburcu edildi. 17 Mayıs 2002 tarihinde, evli, sekiz çocuk, dört torun sahibi olan Mahsuni Şerif 60'lı yaşlarında Almanya'nın Köln şehrinde vefat etti. Vefat ettiğinde, DGM'deki davası henüz sonuçlanmamıştı.

Mezarı şu an son ikamatgâhı olan Hacı Bektaş Veli Külliyesi'nin yakınındaki Çilehane adı verilen bölgededir.

EY ERENLER

Ey Erenler akıp gitsem
Ben o pirin sellerine
Bana bir selamı gelmiş
Kurban olam dillerine

Bana bir selamı gelmiş
Kurban olam dillerine

Gözüm görmez elim ermez
Hatırına düşüp sormaz
Göndersem o şaha vermez
Desem seher yellerine

Göndersem o şaha vermez
Desem seher yellerine

Aşk ile Pirime varsam
Varıp divanına dursam
Yüzümü dizine sürsem
Niyaz etsem ellerine

Yüzümü dizine sürsem
Niyaz etsem ellerine

Mahzuni derdim tabibi
Sultanım Gönlüm sahibi
Bir eskimez kemer gibi
Sarılaydım bellerine

 

Bir eskimez kemer gibi
Sarılaydım bellerine

                               Aşık Mahzuni

    

 















SELESTAT ALEVİ KÜLTÜR MERKEZİ   :   CENTRE CULTUREL DES ALEVIS DE TURQUIE A SELESTAT

8  ROUTE DE MARCKOLSHEIM  67600  SELESTAT  TEL ; 000000000000000 E MAIL ; alevi.selestat@free.fr     adresse web    alevi-selestat.com